Havfve reca ile Allah'a yönelmek, her hayırda bir şer ve her şerde bir hayır görmek, dünyadan olabildiğince yüz çevirmek, kul hakkında takdir olunan her ne ise onun hikmetler barındırdığını bilmek olarak sıralayabileceğim ve sayısı artırılabilecek ana izlekler bağlamında ilerliyor hikmetler.
yüreğin, kadını ve erkeği yoktur. bir mert olanı vardır, bir de namert olanı. '' her şerde bir hayır,, her hayırda da bir şer aramak lazım.. ''
لهاhayırda bir şer her şerde bir hayır vardır ÇevirSözlük.com | Almanca - Arapça cümle çeviri nedir? Almanca dilinden Arapça diline ( google translate aracılığıyla) hızlı cümle ya da kelime çeviri yapmanıza yardımcı olan bir sözlük sistemidir.
97 Her şerde dahi bir hayır vardır. 98) Riya salih amelleri yok eder. 99) Hakkı söyleyenler Hakk’ın himayesindedir. 100) İnsanlara liyakatı nispetinde değer verilmeli. 101) Ey nefsim! Ne ise özün,o olsun sözün. Ne ise sözün, o olsun özün. 102) Ruhun gıdası Kur’an’dır. 103) İbadet marifetin habercisidir.
Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla Rektör'ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti. Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
K87quGv. Her şerde bir hayır, her hayırda bir şer vardır... Bu gece lafı fazla dolandırmayacağım. Hayatımın abartısız en ama en berbat gecesini yaşadım ilk kez öyle yalnız ve çaresiz hissettim ki. Hayatım boyunca iyi kötü pek çok şey yaşadım ama içim hiç bu kadar acımamıştı. Herkese ve her şeye karşı güçlü olan ben, sanki bir anda tüm gücümü kaybettim. Öyle çaresizdim ki kendi benliğimi yitirdiğimi hissettim. Başta ne olduğunu anlamadan uyandım. Ve sonra birden kendimi başka boyutta buldum sanki. Öyle şeyler duydum elim kolum bağlandı. Minicik bir odada yapayalnız, çaresizce yorganın altına girmeye çalışıyordum. Sesler yükseldikçe birinin beni nefesimi keserek öldürmeye çalıştığını hissettim. Çığlık atıyordum, öyle içimden ki sessiz çığlığımı kimsecikler duymuyordu. Biri en sevdiğim varlığa zarar veriyor, ben sesleri duyuyorum ama hiç bir şey yapamayacak kadar çaresizim. O an aklımdan milyonlarca şey geçiyor, hatta katil olmayı bile bu fikre öyle kapılıyorum ki anında kusursuz komplo planlarım bile hazır. Ama öyle bir anda bile mantıklı olmak zorunda olduğumu hatırlıyorum hemen. Ya sonra ? Ya sonra diye düşünüyorum öylece. Aklıma gelen davranışları uygularsam sonuçlarını düşünüyorum bu kez. Fakat öyle kin ve nefretle dolmuşum ki o an bir taraf doğru diğer taraf yanlış diye savaş yapıyor içimde. Acı vermek istiyorum o an. Sadece acı çeksin. Gözlerimin içine bakarak ''Artık öldür beni Ezgi, yalvarırım canım yanıyor artık ölmek istiyorum,öldür de kurtulayım'' diye yalvarsın istiyorum. Dayanamayacağı kadar canı yansın da şu an ki çaresizliğimi tatsın istiyorum onun öldüğünü düşünmek bile su serpmiyor içime. Acı çeksin istiyorum sadece. Ölmesin, ölmek için yalvarsın! Sesler yükseldikçe benim bu küçücük odada yaşadığım o lanet olası hislerin hepsini yaşasın. Fazlasını değil aynısını yaşasın istiyorum. Çünkü elim kolum bağlı ve ben hiç bir şey yapamıyorum ! İstiyorum ki o da çaresiz kalsın. Son nefesinde su istediğinde suratına tüküreyim onun. Orospu Çocuğu... Keşke duysa beni de o gelse yanıma ! Gelse nefsi müdafaa burada öldürürüm onu, vicdanım rahat eder o geldi diye. Şimdi çıkamıyorum da burdan. Ne olacak? Ne yapacağım ben? İşte o an aklıma ilk gelen ismi aradım. Bu arada onu aramak için de fazla düşünmedim. İç güdüsel olarak anında o geldi aklıma. Sanki onunla konuşursam herşey geçecek gibi hissettim. Ve öyle de oldu. Bu güne kadar hiç bir hissimde yanılmadım o yanımdaymış, ve birazdan benim tüm düşüncelerimi o gerçekleştirecekmiş gibi tuhaf bir bağ, o varken asla zarar görmezmişim gibi tuhaf bir güven hissettim. Ona hiç bir şeyi anlatırken güçlük çekmiyorum. Çünkü kendimi ifade etmeye çalışmak zorunda kalmadan zaten anlatmak istediğim herşeyi anlıyor. Düşüncelerimi ve hissettiklerimi biliyor. Bu öyle güzel bir duygu ki, bir kaç dakika önce tamamen yalnızken, biri çıkıp sana aslında yalnız ve çaresiz olmadığını hissettiriyor. Bu gece çok ama çok ironik geçiyor. Aklım, duygularım herşey allak bullak oldu beynimin içinde. Beynim bir taraftan birine kızıp haince plan kurarken, beynimin diğer tarafı en sevdiğim varlık için ne yapabileceğimi düşünüyor. O sırada kalbim giriyor bir de araya. 'o iyiki var, onun sayesinde rahatladın' diye o da ordan onu düşünüp duruyor. Yarın yeni bir gün olacak. Fakat bu gece yaşadığım her şey hem iyi, hem kötü, herkes bu gece bana hissettirdiğinin karşılığını bulacak... Ben henüz bir psikopat yada bir katil değilim. Fakat dünyadaki her canlı bu potansiyelde yaratılmıştır. Tek avantajım geleceğimi riske atmayacak kadar zeki olmam. Fakat bu kesinlikle acımasız olduğum gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Hayatta herkes yaptığı şeyin karşılığını alır. Biri seni severse, sende onu seversin. Biri senin canını yakarsa... Herkes yaptığı hatanın bedelini ödeyecek. En kısa zamanda... Bu blogdaki popüler yayınlar Have a Secret şşş! Kendinizi nereye ait hissediyorsanız oraya aitsiniz. Kim olduğunuzun, nereli olduğunuzun bir önemi yok. Önemli olan ne olmak istediğiniz. Siz aslında olmak istediğiniz kişisiniz. Kalbinizin en gizli odalarına bir bakın. En derin sırlarınızın, kendinize bile itiraf etmeye çekindiğiniz gizli düşüncelerinizin olduğu o kapıyı açın ve tüm cesaretinizle oraya girin. Derine attığınız her düşüncenizi çıkarın ortaya ve yüzleşin önce, sonra sevin, sahip çıkın derinlerde gizlediğiniz belki de hoş olmayan o düşüncelere bile. Çünkü o sizsiniz. Üstelik kötü yanlarınızın size iyi yanınızdan daha çok ihtiyacı var. Tüm gizli duygularınız ile size ne kadar ayıp, kötü, günah bile gelse barışın, şefkat gösterin. Unutmayın ki düşünceler özgürdür, hayaller özgürdür. Beyninizde istediğiniz kişiye aşık olabilir, istediğinizi öldürebilir, istediğinizle birlikte olabilir, istediğinize işkence yapabilirsiniz. Kalbinizin gizli odasına girin ve oradaki her düşüncenizle dilediğinizce dans edin tüm özgürlüğ ✨ Eve geldi kadın... Yol boyu ağlamıştı. Eve gelmeyeceğini söyleyip kapatmıştı telefonu. Ama yinede evdeydi. Kırgındı, neden tartıştıklarını anlayamıyordu. Anlamak için büyük çaba sarf ediyor ama üst üste reddediliyordu. Bıkmadan direniyor, sevdiği insanla arasında bir sorun olmasın diye uğraşıyordu. Karşısında onu yargılayan, konuşmasına izin vermeyen, katiyen dinlemek istemeyen biri vardı. Sahi bu o muydu gerçekten? Kadın onun da incinmiş olabileceğini, yanlış düşünüp kırılmış olabileceğini düşündü ve yine alttan alıp esas olanı anlatmak istedi. Adam elini itti, bağırarak sert çıktı kadına.. Kafasında kurduğu yanlıştı belkide. Ama kuruyordu bir kere. Üstelik asıl muhatabıyla konuşmuyordu bile. Kendini ifade etmesine izin vermiyor yalnızca oluşturduğu yanlış yargı ile infaz ediyordu kadını. Soyut bir şeyi kıskanıyordu adam. Kadının yıllar önce yazdığı yazıları kıskanıyordu. Kadın fırsat istiyordu açıklamak için. Yazmak için yaşamaya gerek olmadığını, aşk kalıbını kafasında Hey Kavacıklı Komando Az önce teslim ettik onu askeriyeye.. Arabadayım, bıraktım ve dönüyorum. Bedenim burda sadece. Kalbimi, ruhumu, tüm benliğimi orada seninle bıraktım. hep yan yana geçti, bu ilk ayrılığımız.. Nasıl canım yandı seni orada bırakıp da aramıza demirden bir barikat girince. Seni içeri aldılar hemen, ben kimsesiz gibi kalakaldım o demirin arkasında. “Ağlama, kötüyüm, ağlarsan ben daha kötü olurum, bende ağlarım” dedin. Sen kötü olma diye tutmaya çalışırken kendimi sessizce dökülmeye başladı göz yaşlarım. Aramızda bir barikat var sadece ama sana gelemiyorum. Beni almıyorlar seni de geri çıkarmıyorlar oradan.. Sen yavaş yavaş ilerledikçe kalbime bir şey saplanıyor. Hamilelik bütün hormonlarımı alt üst etmiş olacak ki şurada bağıra bağıra ağlamak istiyorum. Kafamdan bir milyon tane şey geçiyor. Ya sana bir şey olursa, ya sen yokken bebeğimize bir şey olursa diye. Son kez bakıyoruz birbirimize ve seni içeri alıyorlar artık, gözden kayboluyorsun.. O an, o son bakışımız
Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla Rektör'ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti. Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi? Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla "Bekleriz" diye mırıldandı. Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, ir "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner." "Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın. "Anıt değil. Belki, Harvard'a bir bina yaptırabiliriz." Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu gözlerle bakarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı. "Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı." Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü "Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz o halde?" Rektör'ün yüzü karmakarışıktı. Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve Bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya, Palı Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular. Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u. Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara yaklaşmadan önce bir kez daha düşünün. Dış görünüş çoğu zaman bizi aldatabilir. Çoğu zaman işimize yarayabilir. Düşünün bir iş görüşmesine kravatlı takım elbiseli gittiğinizde kapıda saygıyla karşılanırsınız. Dış görünüş tabii ki önemlidir. Kıyafetimiz bizim ruh halimizin bir aynasıdır. Blue Jean üzerine tişört, spor ayakkabılarla gidin bakalım bide. Kimse sizi ciddiye almaz. Anlattığım hikâye gerçek bir hikayedir. Alıntı değildir. Üniversitenin rektörü yaşlı çifti biraz olsun sabırla dinleseydi, belki de üniversiteye yeni bir yerleşke veya çalışma salonu yapılma fırsatını yakalayabilirdi. Farklı bir pencereden bakacak olursak, rektörün yaşlı çifti geri çevirmesi onlarla ilgilenmemesi ülkede yaşayan tüm insanlar için hayırlı olmasaydı. Stanford gibi bir üniversiteye sahipler şimdi. Her hayırda bir şer her şerde bir hayır vardır. Sözünü söylemenin tam yeri ve zamanı. ... Yorum Gönder 0 Facebook Yorumları 0 Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.× Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir. 11 Ağustos Perşembe 2022 Tarihli Karikatürümüz Üye Girişi
Kaynak Dilİbranice LatinceHedef Dil
Müslüman elinden geleni yapar ve sonra tevekkül eder. Rızkını verenin kim olduğunu bilir ve Rabb'ine hamd eder. Çünkü bizler hakkımızda ne hayırlı ne şer bilemeyiz. Bizlere verilen ve bizim de hayır saydığımız şey belki bizim için şer, şer bildiğimiz ise hayır olabilir. Bu sebebiyetle dua ederken sürekli hayırlı olan istenmelidir. Peki bizler bunları hayatımzda nasıl uygulayacağız? Bunun yöntemi yolu nedir?Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur “Ey Âdemoğlu! Bazen nîmet içinde mağrur ve gâfil; bazen yoksulluk içinde ümitsiz ve mahzunsun… İşte neşeli ve kederli zamanındaki hâlin budur. Bilmem ki Rabbine kulluğu ne zaman edeceksin?!.” [Cenâb-ı Hak, Fecr Sûresi’nde insanoğlunun bu zaafına şöyle işaret buyuruyor “İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde sevinir ve Rabbim bana ikram etti» der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise üzülür Rabbim beni önemsemedi» der.” el-Fecr, 15-16 Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Hakkımızda neyin hayır, neyin şer olduğunu, Rabbimiz elbette bizden daha iyi bilir. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’ın bizim için takdîr ettiği, bizim kendimiz için arzu ettiğimizden daha hayırlıdır. Kul, Rabbinin takdîrinden râzı olacak ki, Rabbi de kulundan râzı olsun. PEYGAMBER EFENDİMİZ'DEN SAÂDET REÇETESİ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, gönül huzuruna erebilmek için gereken saâdet reçetesini şöyle ifade buyurmuşlardır “Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız! Bu, Allâhʼın, üzerinizdeki nîmetini küçük görmemeniz için daha uygun bir davranıştır.” Müslim, Zühd, 9 “…Kim dîni hususunda kendisinden üstün olana bakıp ona tâbî olur, dünyası hususunda da kendinden aşağı olana bakıp Allâh’ın kendisine vermiş olduğu üstünlüğe hamd ederse, Allah o kişiyi şükredici ve sabredici olarak yazar…” Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512 Gaflete müptelâ pek çok insan; fakirlik, yokluk, darlık ve mahrûmiyetin mutlak mânâda bir şer olduğunu zanneder. Hâlbuki nicelerini istikâmette tutan, bu mahrûmiyetleridir. Fakat bunun farkında değillerdir. Yine bazıları da; zenginlik, servet, rahatlık ve bolluğun mutlak mânâda bir hayır olduğunu zannederler. Hâlbuki herkesin terazisi, varlık imtihanı kaldıracak kudrette değildir. Varlıkta da yoklukta da sabır ve şükür ehli olanlar, azın azıdır. Önceleri sâlih bir kul iken dünya nîmetleriyle imtihan edildiğinde şımarıp azgınlaşan Sâlebe’nin hazin âkıbeti, bunun çok ibretli bir misâlidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin Sâlebeʼye yaptığı şu îkaz, hepimiz için büyük bir ders mâhiyetindedir “Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…” Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIV, 370-372 Bu yüzden îman ve irfan ufkundan baktığımızda; Allâh’a hangi durumda daha yakın isek, o hâli kendimiz için daha hayırlı görmemiz îcâb eder. HZ ALİ'DEN BİR ÎZAH Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın naklettiği şu hâdise, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir “Biz Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte mescitte oturuyorduk. Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh- çıkageldi. Üzerindeki, kürk parçalarıyla yamanmış hırkasından başka bir şeyi yoktu. Allah Rasûlü, Mus’ab’ı görünce, onun Mekke’de bol nîmetler içindeki hâliyle şimdiki yoksul hâlini düşündü ve gözyaşlarına hâkim olamayıp ağladı. Sonra da ümmetinin istikbâlinden bir manzarayı haber vererek şöyle buyurdu –Birinizin sabahleyin ayrı, öğleden sonra ayrı güzel elbise giydiği, önüne bir tabağın konup ötekinin kaldırıldığı, evlerinizi Kâbe’nin örtüldüğü gibi örtülere büründürdüğünüz yani dünya lezzetlerinin önünüze serildiği zaman hâliniz nice olur?!» Orada bulunanlar –Ey Allâh’ın Rasûlü! Tabiî ki o gün hâlimiz bugünkünden daha iyi olur. Çünkü o zaman geçim derdimiz olmaz, kendimizi tamamen ibadete veririz.» dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz –Bilâkis bugün siz, o günden daha hayırlı durumdasınız.» buyurdu.” Tirmizî, Kıyâmet, 35/2476 Dolayısıyla kul için nîmetin azlığının mı, çokluğunun mu hayırlı olduğu meçhuldür. Meselâ kulu Rabbine yakınlaştıran bir mahrûmiyet, onu Rabbinden uzaklaştıran nâiliyetten daha hayırlıdır. Mühim olan; kahırda da lûtufta da, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu unutmamaktır. Allâh’ın bizi bazen hayırla bazen de şerle imtihan ettiğini hatırımızdan çıkarmamaktır. HZ ÖMER'DEN BİR ÎZAH Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- “Zenginlik de fakirlik de aynı şekilde birer binektir. Hangisine bineceğime aldırmıyorum.” buyurmuştur. Süleyman -aleyhisselâm-, nâmütenâhî bir varlık ve saltanat sahibi kılınmıştı. Fakat dünya nîmetleri aslâ kalbini işgal etmemiş, nîmetlerin asıl sahibi olan Allâh’a dâimâ şükür hâlinde bulunmuştu. Bu güzel hâli sebebiyle de Cenâb-ı Hakk’ın; “ne güzel kul”[1] iltifâtına mazhar olmuştu. Öte yandan yokluk ve hastalıklarla imtihan edilen Eyyûb -aleyhisselâm- da, bu imtihanı kendisine takdîr edenin Allah Teâlâ olduğu idrâki içinde, dâimâ hâline rızâ göstermiş, hiçbir zaman şikâyet etmemiştir. Eyyûb -aleyhisselâm- da bu rızâ ve teslîmiyeti ile Rabbimiz’in “ne güzel kul”[2] iltifâtına mazhar olmuştur. Dolayısıyla ârif mü’minler, hangi şartlarda imtihan edildiklerine değil, o imtihanlarda Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ne kadar kazanabildiklerine bakarlar. Onların derdi; hangi imkâna sahip oldukları değil, o imkânla ne kadar Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabildikleridir. HAYIR VE ŞER ALLAH'TANDIR - VİDEO YUNUS EMRE HAZRETLERİ'DEN BİR ÎZAH Bunun içindir ki Yunus Emre Hazretleri şöyle der Ne varlığa sevinirim, Ne yokluğa yerinirim, Aşkın ile avunurum, Bana Sen’i gerek Sen’i!.. Hakîkaten, dünyalar bizim olsa, fakat Allah’tan gâfil olsak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i tanımamış olsak, İslâm ve îman nîmetlerinden mahrum kalsak, bunun ne kıymeti olurdu?.. Zira bu dünyadaki ömrümüz de, dünya da fânîliğe mahkûm… Fakat îmânın getireceği huzur ve saâdet ise, ebedî… Unutmayalım ki, dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, Rabbini her an kalbinde bulabilen sâlih mü’minlerdir. Yine dünyanın en bahtiyar insanları; eldekine kanaatle huzura kavuşan, hamd, rızâ ve şükürle zenginleşen deryâ gönüllü mü’minlerdir. Mühim olan; “gönül zengini” olabilmektir. Bu ilâhî imtihan âleminde ne kadar kırık kalbi tesellî edebilirsek, ne kadar mahzun ve mazlumların gönlünü alabilirsek, o kadar gönül zenginiyiz demektir. Gerçek zenginlik de budur. HZ MEVLÂNÂ'DAN BİR ÎZAH Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur “Sen varını-yoğunu, malını-mülkünü ver de bir gönül yap! Yap da o gönül; mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin!.. Allâh’ın huzûruna altın dolu binlerce kese götürsen, Cenâb-ı Hak Biz’e bir şey getirmek istiyorsan, kazanılmış bir gönül getir! Çünkü altın, gümüş Biz’im için bir şey değildir. Eğer Biz’i ve rızâmızı istiyorsan, bunun ancak bir gönül kazanmaya bağlı olduğunu unutma!..» buyurur.” Velhâsıl gerçek servet, gönülden yükselen hayır-duâların meydana getirdiği ebedî saâdet sermâyesidir.] ŞEYH SÂDİ HAZRETLERİ'NDEN BİR ÎZAH Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur “İnsanın kalbi dünyaya meyledince, bala düşmüş sinek gibi olur.” [Kalbe musallat olan dünya hırsı, kulu mânen helâke sürükleyen bir girdap gibidir. O girdaba kapılan, çırpındıkça daha çok batar. MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİ'NDEN BİR ÎZAH Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri bu hakîkati şöyle ifade buyurur “Maddiyâta meyledenler için hayat, deniz suyu içmeye benzer; içtikçe susarlar, susadıkça içerler.” İlâhî imtihan gereği, dünya nîmetlerine bir câzibe, kula da o câzibelere karşı kuvvetli bir temâyül verilmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur “Nefsânî arzulara, özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük; insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allâh’ın katındadır.” Âl-i İmrân, 14 Mü’minin vazifesi, bu “cezb ve incizâb” kânunu, yani dünyanın çekiciliği ve nefsin dünyaya düşkünlüğü arasında, kulluk istikâmetini muhâfaza etmektir. Gönlünü dünya nîmetlerinin esiri etmemektir. Bunu temin ettikten sonra, dünya ile meşgûliyetin bir zararı yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede “Allâh’ın sana verdiğinden O’nun yolunda harcayarak âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasîbini unutma!..” el-Kasas, 77 buyrulmaktadır. Dünyadan nasîbimizin ölçüsünü de, günümüz toplumunun lüks ve israfına bakarak değil, Allah Rasûlü ve ashâb-ı kirâmın hayatına bakarak belirlememiz gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûresi’nin 100. âyetinde bize Muhâcirleri, Ensâr’ı ve onlara tâbî olan ihsan sahiplerini örnek göstermektedir. Günümüz toplumunun hastalıklarından olan aşırı tüketim, lüks ve israf ise, sahâbe toplumunun tanımadığı bir hayat tarzıydı. BİR KİMSE HERHANGİ BİR İŞİN KENDİSİ İÇİN HAYIRLI OLUP OLMADIĞINI NASIL ANLAR? - VİDEO MUHAMMED PÂRİSÂ HAZRETLERİ Şu hâdise, dünyadan nasibin hangi kalbî keyfiyetle aranacağını ne güzel îzah etmektedir Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uğradığı Bağdat şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden “–Yazık! Tam da en güzel şekilde ibadet ve hizmet edecek bir çağda kendisini dünya meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu sefer “–Mâşâallâh! El kârda, gönül Yar’da!..” diyerek genci takdîr eder. Böyle sâlih mü’minler hakkında âyet-i kerîmede şöyle buyrulur “Öyle hakîkî er kişiler vardır ki onlar, ne ticâret ne de alışverişin, kendilerini Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı kimselerdir. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden kıyâmet gününden korkarlar.” en-Nûr, 37 Demek ki kulun dünya ile hadd-i lâyığında, yani kifâyet miktarı alâkadar olmasında beis yoktur. Hattâ bu, başkalarına yük olmamak ve infaklarla Cenâb-ı Hakk’a daha çok yaklaşabilmek için son derece lüzumludur. Mühim olan, bu alâkanın ölçüsünü kaçırmamaktır. Yani dünyevî muhabbet ve endişelerin, gönlü işgal etmesine fırsat vermemektir. Zira Cenâb-ı Hak, gönüllerimizi îman, ihlâs, takvâ, mârifetullah ve muhabbetullâh’ın tecellîgâhı olsun diye yaratmıştır. Gönül sarayındaki tahtın, yalnızca kendisine tahsis edilmesini dilemiştir. Bu yüzden o tahtı, dünya muhabbetlerinin işgâl etmesi, ilâhî muhabbetten mahrûmiyetin baş sebebidir. Bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere Allah katında dünyanın, bir sivrisineğin kanadı kadar bile değeri yoktur.[3] Bu yüzden Allâh’ı unutarak âdeta dünya metâlarının kasası hâline dönüşen kalplere Cenâb-ı Hak buğzeder.] Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur “Başkalarının elindekine tamah etmeyi bırak da kanaat ve rızânın saltanatını sür. İhtirâsı bırakanın şerefi yükselir.” [Bir gün, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir adam gelerek “–Yâ Rasûlâllah! Bana öyle bir amel söyle ki onu yaptığım zaman beni Allah da, insanlar da sevsin.” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona “–Dünyaya karşı zâhid ol, ona rağbet gösterme ki Allah seni sevsin. İnsanların ellerinde bulunan şeylere karşı zâhid ol, onları isteme ki insanlar da seni sevsin.” buyurdu. İbn-i Mâce, Zühd, 1 İstiğnâ, yani gönül zenginliği, ham hüviyetten kurtulup kemâle eren takvâ ehli mü’minlerin vasfıdır. Muhtaç olsa dahî, Allah’tan başkasından bir şey istememektir. İstiğnâ hâlinin, kulu ilâhî lûtuflara eriştirdiğini gösteren şu hâdise ne kadar ibretlidir Ebû Saîd -radıyallâhu anh-, mâruz kaldığı açlık yüzünden karnına taş bağlayan sahâbîlerdendi. Annesi ona “–Kalk, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e git, O’ndan bir şeyler iste. Falan adam Rasûl-i Ekrem’e gitmiş, O da onun imdadına yetişmiş. Filân da gitmiş, o da nîmete nâil olmuş. Haydi sen de git, belki bir hayırla dönersin.” dedi. Ebû Saîd -radıyallâhu anh- ise vâlidesine cevâben “–Hele dur bakalım, bir şeyler arayalım, bulamazsak öyle gidelim.” dedi. Fakat bütün aramaları ve gayretleri boşa çıktı. Bunun üzerine çaresiz, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e gitmeye karar verdi. Efendimiz’in huzûruna girdiğinde O’nu hutbe îrâd ederken buldu ve hutbeyi dinlemeye koyuldu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hutbesinde şunları söylüyordu “İstiğnâ gösteren ve iffetini muhafaza eden insanları, Cenâb-ı Hak âlemden müstağnî kılar.” Ebû Saîd -radıyallâhu anh-, bu sözü işittikten sonra Efendimiz’den bir şey istemeye cesaret edemedi ve eli boş bir vaziyette evine döndü. Kendisi bundan sonraki hâlini şu şekilde anlatıyor “Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir şey isteyemeden evime döndüğüm hâlde Cenâb-ı Hak bize rızkımızı gönderdi. İşimiz o kadar yoluna girdi ki, Ensâr içinde bizden daha zengini yoktu.” Ahmed, III, 449] Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur “Aç gözlü, haris birisine bütün dünyayı versen doymaz. Lâkin kanaatkâr insan, bir kuru ekmekle doyar.” [Mânevî terbiye görmemiş ham bir nefis, ne kadar nîmete nâil olursa olsun doymak bilmez. Bu doyumsuzluğun rûhunda meydana getirdiği huzursuzluk, bir an olsun onun yakasını bırakmaz. Hâlbuki îman nûruyla gönül huzuruna kavuşmuş bir mü’min, kifâyet miktarı bir rızka hamd eder, hattâ onu bile paylaşacak insan arar. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, nefsânî arzularına râm olan insanın aç gözlülüğünü şöyle tasvir buyurur “İnsanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, bir vâdi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz…” Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116-119 Hakîkaten, gözünü hırs bürümüş bir insana bütün dünya verilse; “Acaba Ay’dan da bir parsel alabilir miyim?..” diye düşünür. Yani onun dünya hırsı, tatmin edildikçe daha da artar. Nasıl ki bir yangını odun değil su söndürürse, nefsin ihtirâsını söndürmek için de ona dünyayı değil, dünyaya büyük vedâ olan ölümü ve âhireti sıkça hatırlatmak gerekir. Maalesef günümüzde, âhiretsiz bir dünyaya îman etmiş materyalist ve kapitalist nefislerin ihtirasları, insanlığı felâketten felâkete sürüklüyor. Afrika’nın yeraltı zenginliklerini sömürmek isteyenler, o bölgenin insanlarını pek çok mahrûmiyete mahkûm ediyor. Suriye’de bir toprak kavgası sebebiyle nice insan canlarından, niceleri de yurtlarından ediliyor. Fakat zâlimlerin ihtirâsı yine de dinmek bilmiyor. Bugünkü mazlum İslâm coğrafyasının manzarası, bunun acı tezâhürleriyle dolu…] Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur “İki şey aklen muhaldir Biri, ezelden takdir edilmiş rızıktan fazlasını yemek; öteki de ecel gelmeden önce ölmek.” [Rızık ve ömür, ezelden takdir edilmiştir. Ne hırsla rızık artar, ne de korkunun ecele faydası vardır. Rızık endişesi veya daha çok kazanma hırsıyla ilâhî hudutları çiğneyerek haram ve kerâhetlere meyletmek ne kadar yanlışsa, şu fânî cihanda biraz daha yaşayabilmek için istikâmetten tâviz vermek de o kadar yanlıştır. Canına ve malına düşkünlük sebebiyle, Allah için yapılacak gayret ve fedakârlıklardan kaçınmak, bir îman zaafıdır. Nitekim müslümanların yetmiş şehid verdiği Uhud’dan sonra Medîne’deki münâfıklar, yaptıkları ihânet ve sahtekârlıkları bir mârifetmiş gibi gösterip müslümanlara akıl vermeye kalkıştılar “–O ölenler, bizim sözümüzü dinleselerdi, şimdi ölmemiş olacaklardı.” dediler. Onların bu hâline Kur’ân-ı Kerîm çok sert bir tehditle cevap verdi “Evlerinde oturup da kardeşleri hakkında −Bize uysalardı, öldürülmezlerdi.» diyenlere −Eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!» de!” Âl-i İmrân, 168 Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulmaktadır “Hiç kimse yok ki, ölümü Allâh’ın iznine bağlı olmasın. Ölüm belli bir süreye göre yazılmıştır…” Âl-i İmrân, 145 Pek çok ibadet ve hizmet, ancak sıhhat ve âfiyet nîmetiyle îfâ edilebilir. Dolayısıyla canı ve sıhhati muhâfaza için tedbir almak elbette zarûrîdir. Fakat cana ve mala olan aşırı düşkünlük sebebiyle kulun Allah yolundaki gayret, hizmet ve fedakârlıklardan uzak kalması, ebedî kurtuluş için son derece mahzurludur. Bir kelâm-ı kibarda şöyle buyrulur “Şu üç vasıftaki insan Allah’tan uzaktır 1 Rahatını düşünerek hizmetten kaçanlar. 2 Fâsıklarla hemhâl olanlar. 3 Hassas olduklarını bahâne ederek, yani içim kaldırmıyor» diyerek mâtemlerin civârından uzak duranlar.” Cenâb-ı Hak, şeytanın kalplere verdiği “ölüm” ve “fakir düşme” korkusunu aşarak canını ve malını Allah yolunda cömertçe bezleden kulları için “Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır…” et-Tevbe, 111 buyurmaktadır. Bu ilâhî müjdeye nâil olmak yerine -münâfıkların yaptıkları gibi- Allah yolundaki gayretlerden geri durmak, hiç kimseyi kendisine ezelde takdir edilmiş olan ömür ve rızıktan daha fazlasına eriştiremez. Sevbân -radıyallâhu anh-’ın naklettiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır “Size saldırmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri “–O gün sayıca az olacağımız için mi bu durum başımıza gelecek yâ Rasûlâllah!?” diye sordu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “–Hayır, bilâkis o gün, siz çok olacaksınız. Lâkin sizler, bir selin getirip yığdığı çer-çöp misâli, hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı koyacak!” buyurdular. “–Zaaf da nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” denilince de “–Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” Ebû Dâvûd, Melâhim, 5/4297 Demek ki kalpler, âhiret yerine dünyaya meylettiğinde; mü’minin heybeti, vakârı, şahsiyeti kaybolmakta, bu da zilleti beraberinde getirmektedir. Bu, fert plânında olduğu gibi, toplum plânında da böyledir. Nitekim tarihe baktığımızda da bu hakîkati açıkça görmekteyiz Ecdâdımız Osmanlı, îlâ-yı kelimetullah dâvâsının sancaktarlığı hizmetini canından azîz bilip Allah yolunda fedakârca koştuğu zaman, 400 çadırlık bir aşiretten 24 milyon kilometrekarelik bir cihan devletine ulaştı. Ne zaman ki -Lâle devrinde olduğu gibi- Sâdâbâd eğlenceleri ve dünya zevklerine temâyül baş gösterip uhrevî endişeler geri plâna düşmeye başladı; Cenâb-ı Hak da o muazzam nîmetini geri aldı. Neticede koskoca İslâm âlemi bugünkü perişan durumuna düştü. Bu mâkus tâlihi tersine çevirmek ve dünyada da âhirette de huzura kavuşabilmek için, evvelâ gönüllerimizin rotasını esas hayat olan âhirete çevirmeliyiz. Zira tarihimizde olduğu gibi, yönümüz âhiret olursa, dünya da peşimizden gelir. Fakat kalplerimiz dünyaya meylederse, ne dünyayı ne de âhireti kazanabiliriz.] Cenâb-ı Hak, âlem-i İslâm’a yeniden bir uyanış, silkiniş ve öze dönüş ihsân eylesin. Elimizle, dilimizle ve gönülden duâlarımızla, dünyanın dört bir yanındaki mazlum müslüman kardeşlerimize sahip çıkabilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Âmîn!.. Dipnotlar [1] Bkz. Sâd, 30. [2] Bkz. Sâd, 44. [3] Bkz. Tirmizî, Zühd, 13. Kaynak İslam ve İhsan
Çevirmek istediğiniz metni girin 5000 karakter kaldı Kaynak DilTürkçe HırvatçaHedef Dil İçindekiler a, a¨, a'da, a'ya, aa, âar, ade, adresinde, adresindeki, ae, ağalar, ağıstos, ağlığınıza, ağostos, aklımdasin., amuş, as, aşığım❤, aşışverş, aşkımmm, aşkiloş, aşkk, aşlegamburg, aye, bır, bırda, bırı, bıri, bırin, bırr, bıru, bırun, bir, bir'de, bir'i, birde, birer, birr, bunyesinde, dada, deme, er'a, ere, etme, etti, gelmiştir, hoşlanmak, ila, larak, larike, larima, muaz, nd, sayfana, sayfasına, senina, sizine, ua, ue, uma, umak, uye, uzerkmek, vaav, ক, எdaı, eini, einu, enı, enü, larısı, larisi, sizleri, u-, ua, uan, uda, ude, ue, uer, uğratürk, uin, umak, umu, unın, unin, unui, unusu, unuu, uo, uu, uur, uü, uye, uyi, ü., vc
her şerde bir hayır her hayırda bir şer vardır arapça