Theaim of this study is to evaluate the grammar level of the era (1923) and to old light to tem porary grammar and linguistics by the mean of the important graminatical work “Türk Diline Medhal” V ÖNSÖZ Veled Çelebi, ömrünü Türkçe’ye adamış eşsiz insanlardan birisidir.
ÖzdemirAsaf. 1923-1981. Ünlü Türk şair ve yazar. 11 Haziran 1923'te Ankara'da doğdu. Gerçek adı Halit Özdemir Arun'dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi'nde yaptı.1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'nde, önce Hukuk Fakültesi'ne, sonra İktisat Fakültesi ve
Ressam Hale Asaf‘ın teyzesi olan Mihri Müşfik Hanım, resme olan tutkusu sebebiyle aristokrat yaşamını terk etti, bohem ve yoksul bir yaşam sürdü. Mihri Müşfik Hanım, 1954 senesinde New York, ABD’de 68 yaşında ölmüştür. ABD‘de yaşamını kaybettiğü bilinmesine rağmen ölüm tarihi kesin değildir.
EmreBulut. @Emrebuluttt
AsafHâlet Çelebi. (d. 27 Aralık 1907 / ö. 15 Ekim 1958) Şair, yazar, memur. (Yeni Edebiyat / 20. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye) ISBN: -4. İstanbul/Cihangir'de doğdu. Asıl adı Ali Asaf'tır. Babası, Dâhiliye Nezareti memurlarından ve Beylerbeyi’nde geniş kültürü ve bilgisi ile bilinen Mehmed Said Hâlet
O3fK. Osman Hamdi Bey, Fikret Mualla, Abidin Dino, İbrahim Çallı başta olmak üzere ünlü Türk ressamların en önemli tablolarını sizler için derledik. 1. Hoca Ali Rıza 1858 – 1930 – Göl Kenarı Hoca Ali Rıza, Türk resminde manzara resmi yapan ilk ressam değildir ama saray bahçelerinden çıkıp bir empresyonist gibi kırlarda ve sahillerde resim yapan ilk Türk ressamıdır. Ayrıntılara gösterdiği özen ve renk bilgisi onun üslubunu farklı kılan noktalardır. Resimde şiirsel bir üslup vardır. Bu resimde olduğu gibi tüm manzara resimlerinde maviler ve yeşiller ağırlıktadır. Resimlerinde figürü boyut belirleyici olarak kullanır. Hoca Ali Rıza, hiç Avrupa’ya gitmemiş olmasına ve empresyonizmi görmemesine karşın resmine batılı bir tarz katmıştır. 2. Şeker Ahmet Paşa 1841 – 1907 – Narlar ve Ayvalar Geometrik açıdan sepetteki ayva ve narların dizilişi, birbirleriyle oluşturduğu kompozisyon resmin en dikkat çekici özelliğidir. Ayrıca, resmin gerçekçi duruşu, renklerin birbiriyle uyumunda önemlidir. Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerindeki renk zenginliği, doğadaki gerçekliği verme kaygısı, onu doğa lirizmi diyebileceğimiz bir üsluba yaklaştırdı. Paris’te Louvre Müzesi’ne hayatta iken resmi kabul edilen ilk Türk ressamıdır. Resimlerinde değişik bir perspektif anlayışı vardır. Daha çok natürmort resimleri ile bilinir. 3. Osman Hamdi Bey 1842 – 1910 – Kaplumbağa Terbiyecisi 1906 Kaplumbağa Terbiyecisi’nin 1906 ve 1907 olmak üzere iki farklı versiyonu vardır. Bu yazıda gördüğünüz 1906 versiyonudur. İki versiyon arasındaki temel fark, 1906 versiyonunda 5, 1907 versiyonunda 6 kaplumbağa olmasıdır. Osman Hamdi Bey’in bu tablosu, özellikle ilham kaynağına dair net bilgilerin olmadığı dönemde, geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan bir aydının yorgun hâlini anlattığı şeklinde yorumlanmıştır. Kaplumbağaların esin kaynağının, Lale Devrindeki Sadabad eğlenceleri sırasında, hava karardıktan sonra sırtlarına mum dikilerek serbest bırakılan kaplumbağalar olduğu öne sürülmüştür. Bu yoruma göre, Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye gibi birçok kurumu kurmak ve yönetmek görevini üstlenen Osman Hamdi Bey, tabloda kendini terbiyeci, kendi iş yapış biçimine uyum gösteremeyen astlarını ise yemeğe ulaşmaya çalışan kaplumbağalar olarak göstererek, onları hicvetmektedir. Başka yorumlara göre, düşünceli biçimde dikilen adam, sabır gerektiren zor bir iş olan kaplumbağaları terbiye etme işini, elindeki ney ve sırtındaki nakkareyi çalarak başarmayı ummaktadır. Bu yoruma göre de terbiyeci Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Terbiyecinin zorlu işi elindeki müzik aletleriyle halletmeye çalışması, Osman Hamdi Bey’in de değişime direnen bir toplumu sanat yoluyla çağdaş seviyeye getirmeye çalıştığını, bu yüzden sanat okulu ve müze açma girişiminde bulunduğunu vurgular. 4. İbrahim Çallı 1882 – 1960 – Üsküdar Ressam Roben Efendi’den de resim dersleri alan Çallı, Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi. Türk resminde, İbrahim Çallı ve arkadaşları, “1914 Kuşağı Türk Ressamları”, “Türk İzlenimcileri” ve “Çallı Kuşağı” olarak anılırlar. Çallı, resim alanında batı anlayışına yönelik bir sürece girilmesinde önemli itici güçlerden birisi olmuştur. Çalışmalarının tümünde gözlemlenen izlenimci anlayış, Avrupa’nın resim uygulamalarında görülen izlenimcilik akımının kurallarını sıkı sıkıya uygulamaktan çok, kendine özgü bir karakter sergilemiştir. Bu karakter Çallı’nın kompozisyonu oluşturan unsurların seçiminde ve resimsel dili oluşturmasındaki tavrı ile ortaya çıkmaktadır. Üsküdar tablosunun önemi, ressamın paletindeki tüm renkleri ustalıkla kullanmasıdır. Resme baktığınızda, kendinizi Çallı ile beraber Üsküdar’da o yıllarda dolaşır gibi hissedersiniz. 5. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1911 – 1973 – Tophane Bedri Rahmi Eyüboğlu, görsel sanatların farklı dallarından pek çok eser bıraktı. Bu tablo, ressamın izlenimcilik etkisini net olarak ortaya koyar. Avrupa kültürünü takip eden İstanbul’da modernizmin simgesi olmayı amaç edinen kalabalığı, sanat yakınlığı, gece yaşamı, kahve kültürüyle 1900-1950 arasında semt kültürüne sahip olan Tophane, Bedri Rahmi ve arkadaşlarının uğrak yeri. Canlı ve parlak renkleri tercih eden ressam, sağ tarafa yerleşip, oval cephesi ve açık rengiyle eserin kırılma noktasını direkt vererek dikkat çekmek istemiştir. 6. Mahmut Cûda 1904 – 1987 – Sara 1929 Mahmut Cûda’nın az sayıda nü çalışmasından biri olan resme, pembe elbise giydirmesinin öyküsü ilginçtir. 1929 yılında yaptığı üç nü tablodan birine pembe volanlı elbise, 1931’de evlendiği eşi Nazıma Hanım’ın Akademi Balosu’nda giydiği çok sevdiği eşiyle ilk karşılaşmasında üzerinde gördüğü bu elbiseyi nü tablosunun üzerine giydirir. Peki nü tablosunu yaptığı Sara kim? O dönemde, Akademi’de çalışan modellerden biri. Aslında ressamın natürmortları çokça bilinse de, bu tablosu çok etkileyici. 7. Feyhaman Duran 1886 – 1970 – Celaleddin Arif Bey 1907 Türk resim sanatında portre sanatının ilk ve en önemli temsilcisidir. İzlenimci bir anlayışı yansıtan eserlerinde renk ve desen uyumu dikkat çekicidir. Aynı zamanda, en güzel Atatürk portrelerini yapan ressamdır. Portresini yaptığı Celaleddin Arif Bey, son Osmanlı Meclis Başkanı’dır. Celaleddin Arif Bey, Fransa’da hukuk doktorası yaptıktan sonra İstanbul’a dönüp son Osmanlı Meclisi’ne başkanlık etmiş, Cumhuriyet ilan edildikten sonra meclis başkanlığı için Mustafa Kemal’le ters düşmüş. Belki bu yüzden Nutuk’ta Mustafa Kemal’in aleyhimize çalıştı diye bahsettiği bir isim. Avrupa’dan resim toplamaya meraklı Celaleddin Bey, Feyhaman Duran’la da dostluk kurar ve portresini yaptırır. 8. Fikret Mualla 1903 – 1967 – Caz Orkestrası Kendi hayatı her ne kadar acı, hüzün, hastalık, alkol gibi zorluklarla dolu olsa da bütün yapıtlarında yaşama sevinci hakimdir. Resimde, Fikret Mualla coşkulu bir müzikal ortamı yakalamayı başarmıştır. Desen ve gözlem ustası Mualla, Paris’te Henry Matisse’nin renk kullanımından etkilendi, dışavurumcu akımın etkisi altına girdi. Öznelliğe ağırlık verip gerçekliğe bağlı kalmamak. Renkli kağıtlar üzerine guaj ile yaptığı resimler onun imzasıdır adeta. Cazcıları resmettiği çok sayıda resmi vardır. Neticede bir ressamın bir dönemi, bir kenti, bir tarzı nasıl belleklerde iz bırakacak şekilde işleyebileceğini gösteren ilginç temalardandır. 9. Nazmi Ziya Güran 1881 – 1937 – Sokak Manzarası Empresyonizmi en üst seviyede temsil eden ressamın bu eseri başyapıtları arasında gösteriliyor. Resimde İstanbul insanının bu doğal ve kentsel ortam içinde akıp giden yaşamını ele almıştır. Sanatçı, tipik tarzı olan değişken ışık anlayışını bu resmine de aktarmış. 10. Nuri İyem 1915 – 2005 – Üç Güzeller Nuri İyem, mahur, güzel, çekingen, melankolik, utangaç kadınlarla bizi sarmalar. Bu kadın yüzleri, hem çocukken kaybettiği ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak Nuri İyem sanatının önemli bir örneğidir. Üç Güzeller teması, Yunan ve Roma mitolojisinde karşımıza çıkar. Bu üç tanrıça, neşe, görkem, övünç adlarıyla güzellik, doğa, cazibe, yaratıcılık ve doğurganlığı temsil eder. İyem’in de Anadolu kadınına övgü dolu gözlerle baktığı bellidir bu resmiyle. 11. Namık İsmail 1890 – 1935 – Sedirde Uzanan Kadın 1917 Namık İsmail daha ziyade nü tablolarıyla bilinir. Bu resim, Osmanlı’da elit tabakaya ait batıya özgü giysileri olan bir kadın figürünün resmedilmesi ve arka planda kitaplarla dolu kitaplık, batılılaşma dönemi sonrası üst tabakadan kitap okuyan kadını simgeler. Yerdeki hat levhası, vazo, sehpa, yastıklar, kadının yüzündeki hüzün, düşünceli görünümü, resimdeki objeler resmin duygu atmosferine göre seçilmiş. Kullanılan pastel tonlar, duygu atmosferini bütün resme yaymış. Resimdeki ışık kadının yüzüne odaklanmış, bu kadının duygulu, zarif kişiliğini öne çıkarmıştır. Kadının eli aynı ışık içinde kullanılarak narin duruşuna katkı sağlamıştır. 12. Hale Asaf 1905 – 1938 – Otoportre Hale Asaf, kısacık yaşamında bir taraftan hastalıklarla mücadele etmiş, bir taraftan resim tutkusuyla Avrupa – İstanbul arasında mekik dokumuş önemli bir kadın ressamdı. Asaf, aynı zamanda ilk Türk kadın ressamlardan Mihri Müşvik’in yeğeniydi. Bu portre, Paris’teki hocası Andre Lhote’nin ona kazandırdıklarıyla kübizm etkisinde yaptığı otoportredir. Tekniğinin güzelliği kadar, kendini bir Türk kadını olarak tasviri de çok önemlidir. Kadınsı yönlerini geride bırakmış, ayağı sağlam basan, kendinden emin genç Türk kadınlarını bu otoportre vesilesiyle yansıtmıştır. 13. Abidin Dino 1913 – 1993 – Uzun Yürüyüş 1956 Abidin Dino, sanatın her dalında gösterdiği çalışmalarla çağdaş kültürün gelişmesinde çok çaba harcamış bir sanatçıdır. Dino, aslında hayatı boyunca çizdiği, bir nevi kartvizit işlevi gören el ve parmak çizimleriyle bilinir. Picasso’nun deyimiyle en düzgün el ve parmak çizen iki kişiden biridir. Bu tablosu için, Nazım Hikmet şiir yazmıştır. Bu adamlar, Dino, ellerinde ışık parçaları, bu karanlıkta, Dino, bu adamlar nereye gider? Sen de, ben de, Dino, onların arasındayız, biz de, biz de, Dino, gördük açık maviyi. 14. İbrahim Balaban 1921 – – Harman 1958 Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekçi yapıtlar üreten 94 yaşındaki usta ressam Balaban, bugün hâlâ Nâzım’dan “Şair Baba” diye bahsediyor ve “O bir güneşti, beni ışığıyla aydınlattı.” diyor. Nazım Hikmet, onun Harman tablosu için şu şiiri yazmıştır. Seçköyü’nden Feyzioğlu Ali’nin kızı, harman yerinde su döküyor dombaylara. Dombaylar kızgın tuğladan dombaylar kırmızı kara. Ben de dombaylar gibi, eydim kafamı toprağa. Su dök! serinleyeyim! 15. Nurullah Berk 1906 – 1982 – Ütücü Kadın Resimde konturlar değişmeyen bir unsur olarak yer almış. Bu resimde, biçimler öteki resimlerde olduğu gibi çok parçalı değildir. Parçalanmalar formu bozmayacak şekilde yer yer kontur kullanmadan renkler ve tonlarla yapılmıştır. Önceki resimlerinde merkezi olan konpozisyon burada değişmiş, figür bu sefer resmin ortasında değil sol tarafta yer almıştır. Geleneksel biçimlerin üzerine bu resimde daha önemle durulmuş. Konu olarak yine gündelik hayatlardaki insan motifleri işlenmiştir. 16. Avni Arbaş 1919 – 2003 – Atlı 1986 Dostu Nazım Hikmet’in de gördüğünde “Avni’nin Atları” adlı şiirini yazdığı “Atlar” serisi bir panelde tartışılırken, “Bazen kendimi at gibi hissediyorum” demiş Avni Arbaş. Panel yöneticisi can havliyle araya girmiş “Aman efendim, estağfurullah” diye karşılık vermiş. “Halbuki”, diyor “at olmak güzel bir şeydir”. Türk ressamlarla ilgili hazırladığımız diğer yazılara da göz atmanızı öneririz. 12 Türk Ressamın Fırçasından Resim Atölyeleri 15 Türk Ressamın Nü Resimleri 15 Önemli Türk Ressamın Ada Resimleri Türk Ressamların Kitap Temalı 10 Tablosu 12 Türk Ressamın Çarpıcı Otoportreleri 15 Ünlü Türk Ressamın Göz Alıcı Kadın Resimleri 16 Türk Ressamın Fırçasından Mutlu Aile Resimleri Ünlü Türk Ressamlardan Düğün Coşkusunu Yansıtan 15 Resim Bilmeniz Gereken 18 Fantastik ve Sürrealist Türk Ressam 14 Türk Ressamın Fırçasından Kedi Resimleri 15 Ünlü Türk Ressamın Kar Manzaralı Resimleri Türk Ressamların Fırçasından 15 Büyüleyici At Resmi Ünlü Türk Ressamların Birbirinden Güzel 15 Çocuk Resmi 15 Türk Ressamın Semt ve Sokaklarıyla Eski İstanbul Resimleri Portreleriyle Ölümsüzleşen 16 Türk Ressam 20 Ünlü Türk Ressamın Manzara Resimleri 20 Ünlü Türk Ressamın Natürmort Tabloları 21 Ünlü Türk Ressamın Kadın Figürlü Tabloları Tanımanız Gereken 10 Önemli Türk Ressam ve Tabloları – Bölüm 1 Tanımanız Gereken 10 Önemli Türk Ressam ve Tabloları – Bölüm 2 Türk Resim Sanatında İz Bırakmış 20 Sıradışı Ressam Bilmeniz Gereken 18 Türk Kadın Ressam Klasik Türk Resmi’nden 14 Seçme Başyapıt Kaynak Günde 1 Resim, Edebiyat ve Sanat Akademi, Resim Biterken,
Hat SanatıHat kelimesi terim olarak “ikiden fazla noktanın yan yana gelmesiyle oluşan çizgi”, hat sanatı ise “Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp güzel bir şekilde yazma sanatı” anlamına gelmektedir. İslâm dinini benimseyen hemen hemen bütün kavimlerin ortak değer olarak sahip çıktığı Arap yazısı zamanla “İslâm hattı” vasfını kazanmıştır. Fakat bu, yüzyıllarca devam eden bir gelişme süreciyle oluşmuştur. Arap yazısını oluşturan harflerin büyük bölümü kelimenin başına, ortasına ve sonuna gelişine göre yapı değişimine uğrar. Bu durum, görünüş zenginliğine imkan vermesinin yanında, aynı kelime veya cümlenin farklı kompozisyonlarla yazılabilmesini de sağlamış ve sanatta ulaşılmak istenen yaratıcılık, sonsuzluk ve yenilik yönüne olanak veren taraf olmuştur. İslamiyet’ten önceki devirlere ait Arapça kitabeler üzerine yapılan araştırmalar Arap yazısının köklerini, Aramî asıllı Nabat yazısı yoluyla Fenike alfabesine kadar ulaştırır. Kuzey Arabistan’dan Hicaz bölgesine intikal etmiş olan Nabat yazının farklı karakterde iki üslubu vardır Cezm ve Meşk. Bu yazılar 7. ve 8. yüzyılda oldukça güzelleşerek sanat yazısı vasfına sahip olmuştur. İslam’ın doğuşunda Mekkî, daha sonra Medenî isimlerini alan geometrik, dik ve köşeli Cezm tarzı Arap hattıyla kitap haline getirilmiş olan Kuran, deri üzerine siyah mürekkeple noktasız ve harekesiz olarak yazılmıştır. Daha çok günlük yazılarda kullanılan Meşk tarzı ise, yumuşak ve oval karakterinden dolayı hat sanatına uygun bir şekil almıştır. Şam’da Emeviler döneminde gelişmesi ve yazımı hızlanan Meşk tarzı yazıdan; sıklıkla büyük boy yazılarda kullanılan celî celîl ve resmi devlet yazılarında kullanılan büyük boy tomar tûmâr gibi hat çeşitleri doğmuştur. Öncelikle mushaf yazımında parlak devrini sürdüren ve yayıldığı yerlere göre çeşitler gösteren kûfi hattı, Kuzey Afrika ülkelerinde daha yuvarlaklaşmış, özellikle Endülüs ve Mağrib’de “Mağribî”, İran’da ve doğusunda ise “Meşrık kûfîsi”adıyla “aklâm-ı sitte”nin yayılışına kadar kullanılmaya devam etmiştir. Hattatların güzele ulaşma gayretleri ile 8. yüzyıl sonlarından itibaren ölçülü olarak şekillenmeye başlayan yazılar, “nispetli yazı” manasında “mensûb hat” adıyla anılmıştır. Mensub hattın genellikle kitap istinsahında kullanılan ve “neshî” denilen şeklinden 11. Yüzyıl başlarında muhakkak, reyhânî ve nesih hatları ortaya çıkmıştır. Nihâyet 13. Yüzyılda Yâkut el-Müsta’sımî’nin, aklâm-ı sitte ya da şeşkalem denilen sülüs, nesih, murakkak, reyhânî, tevkî, rikâ hatlarını en gelişmiş şekliyle ortaya koyduğu kabul edilmektedir. Aklâm-ı sitte’nin bütün kaideleriyle hat sanatındaki yerini alması üzerine sicillât, dibâc, zenbûr, mukavver, müzevveç, müfettah harem, muallak, mürsel, muammat gibi birçok hat çeşidi unutulmaya terk edilmiş ya da ortadan kalkmıştır. Aklâm-ı sitte sülüs-nesih, muhakkak- reyhânî, tevkî-rikâ şeklinde birbirine tabi ikili gruplar halinde sıralanabilir. Bu üç gruptan sülüs, muhakkak, tevkî ağız genişliği 2mm; nesih, reyhânî, rikâ ise 1mm civarında olan kamış kalemle yazılır. Sülüs ile nesih arasında ölçüleri dışında da belirgin şekil farklılıkları vardır. Nesih yazının çok ince ve küçük şekline ise gubârî adı verilir. Sülüs yazı, “ümmü’l– hutût” olarak adlandırılır ve aklâm-ı sitte içinde sanat göstermeye en uygun olanıdır. Lügat manası “üçte bir” dir. Harflerinin üçte ikisi düz karakterde iken üçte biri ise meyilli yapıdadır. Yuvarlak ve gergin karakteri, sülüse şekil zenginliği ve yeni istiflere açık olma imkânı vermiştir. Emeviler’in son devrinden itibaren kullanılmaya başlanıp, 16. yüzyılda ise tüm İslam dünyasında yaygınlaşmış olan sülüsün veya celî sülüsün, kelime yahut harf gruplarının zincir gibi birbirinden koparılmadan yazılan şekline müselsel, aynı iki ibarenin karşılıklı yazılarak ortada kesişen şekline de müsennâ ya da “aynalı yazı” denir. Sözlük anlamı “bir şeyi kaldırmak, onun yerine başka bir şey koymak” olan nesih hattının harflerinde yuvarlaklık belirgin olmasına ve sülüse benzemesine rağmen, bu yazı daima satır nizamına tabi olduğundan istife uygun değildir. Bundan dolayı nesih, kitapların, uzun metinlerin ve mushafın yazımında kullanılmıştır. Harfleri sülüsten farklı özelliklere sahip olsa da her iki yazı arasında sıkı bir irtibat vardır. Birbirinin kardeşi sayılan muhakkak ve reyhâni hatlarında düz harf unsurları hakim olduğundan satır nizamına uygun gelmiş, 16. yüzyıla kadar genellikle büyük boy mushaflar muhakkak, küçükleri ise reyhâni hatlarla yazılmıştır. Muhakkak yazıda, dik harflerin boyları ile sin, sad, fe ve nun gibi çanaklı tabir edilen harflerin sola uzayan kısımları sülüs yazıda olduğundan daha uzun ve daha az derindir. Reyhâni ise, muhakkakın üçte bir oranında küçük yazılan şeklidir. Ancak 16. yüzyıldan sonra bu iki yazı revaçtan düşerek yerini sülüs ve nesihe bırakmıştır. Tevkî ve rikâ da, Osmanlı’nın ilk üç asrında devletin resmi yazışmaları ve nadiren de kitap çoğaltmak için kullanılmıştır. Sülüsün kurallarına bağlı olup onun biraz küçük ve özensiz hali olan tevkîde en önemli ayırıcı özellik, elif, re, vav gibi birleşmeyen harflerin bu yazıda birbirine bağlanarak yazılabilmesidir. Rikâ, tevkîden daha küçük ölçekte yazılan, ancak onun kurallarına tabi şeklidir. Hat öğrencilerinin icâzetnâmelerinde hoca tarafından yazılan tasdik manasındaki yazılar rikâ ile yazılmış, bu nedenle bu yazıya hatt-ı icâze de denilmiştir. Aklâm-ı sitte denilen altı çeşit yazıdaki Yâkut ekolu, en önemli Osmanlı hattatlarından Şeyh Hamdullah’ın ortaya çıkışına kadar sürmüştür. Hat sanatında Şeyh Hamdullah önceleri Yâkut üslubunu en mükemmel biçimiyle yürütürken, hâmisi ve talebesi Sultan II. Bayezid’in teşviki üzerine, Yâkut’un estetik anlayışına ilaveler yapmış ve kendi sanat zevkini de katarak aklâm-ı sitteye yeni bir karakter kazandırarak, görünüşü hoş ve ince özellikler taşıyan bambaşka bir tarz oluşturmuştur. Böylece Osmanlı-Türk hat sanatında Yâkut devri sona ermiş, bütün İslam hattatları da bu yeni üslubu benimsemeye başlamıştır. Şeyh Hamdullah döneminde özellikle aklâm-ı sitteden sülüs ve nesih hızla yayılmış ve Mushaf yazımında sadece nesih hattı kullanılmaya başlanmıştır. Yâkut’un yazısındaki eksikleri ve sertliği giderip aklâm-ı sitteye dinamizm kazandıran Şeyh’in ardından gelen hattatlar da, onun gibi yazma gayreti içinde olmuşlardır. Başarılı hattatlar için uzunca bir süre “Şeyh gibi yazdı” veya “Şeyh-i sânî” sözleri kullanılır olmuştur. Ş eyh Hamdullah’la aşağı yukarı aynı yıllarda yaşamış olan diğer önemli bir hattat da Ahmed Karahisâri’dir. Şeyh’e yetişmiş olmasına rağmen O’na değil, Esedullah-ı Kirmâni’ye öğrenci olmuş ve O’nun yolundan giderek Yâkut el-Müsta’sımî’nin üslubunu benimsemiştir. Ancak Yâkut’un sıradan bir takipçisi olmamış, O’nun yazılarındaki anatomik güzelliği ve dinamizmi geliştirerek Karahisâri ekolünü meydana getirmiştir. Sülüs yazıları oldukça ciddi, azametli bir tertibe sahiptir. Ancak bütün özelliklerine rağmen, Ahmed Karahisâri ekolü yani Yâkut üslubu Osmanlı hattatlarının zevkiyle pek uyuşmamış bu nedenle de takip edilmeyerek 16. Yüzyılın sonunda unutulmuştur. 17. yüzyılın ikinci yarısında eser vermiş olan Hafız Osman, Şeyh Hamdullah’ın üslubunu bir elemeye tabi tutmuş, O’nun harflerine ayrı bir güzellik katmış ve kendine has bir hat şivesi ortaya koymuş, böylece Hafız Osman üslubu meydana çıkmıştır. Önceleri 23 yıl gibi uzunca bir süre Şeyh Hamdullah ekolünü takip eden hattat, sonra yavaş yavaş Şeyh’in nesihlerindeki sıkışıklığı gidermeye başlamış, harfleri daha rafine ve canlı hale getirmiştir. Böylece aklâm-ı sitte güzelliğin zirvesine ulaşmıştır. Hafız Osman’ın hat sanatında açtığı çığırın ardından, bir yüz yıl sonra İsmail Zühdi ve kardeşi Mustafa Râkım, ondan ilham alarak kendi üsluplarını oluşturdular. Mustafa Râkım hem sülüs hem nesih yazılarda usta bir hattat olmuş, ancak özellikle celî sülüste, gerek harf gerekse istif mükemmeliyetiyle bütün hat üsluplarının zirvesine çıkmış ve bu yazıyı kemale erdirmiştir. Celî sülüs yazı türü, Râkım’a gelinceye kadar, önemli dalgalanmalar geçirmiş, arzu edilen ideal ölçülere ve güzelliğe bir türlü ulaşamamıştı. Mustafa Râkım, ağabeyi İsmail Zühdi ve Hafız Osman’ın sülüs yazılarını çok iyi incelemiş ve Hafız Osman üslubunu sülüsten celîye aktarmayı başarmıştır. Ressamlığının da yardımıyla, sülüs harfleri aynı güzellikte büyüterek yazmaya muvaffak olmuştur. Bundan dolayı celî sülüs hattını Râkım öncesi–Râkım sonrası olarak sınıflandırmak mümkündür. Râkım’ın en önemli yeniliklerinden birisi de Osmanlı padişah tuğralarında görülmüştür. Sanatçı o zamana kadar oldukça hantal ve sarkık biçimde çekilen tuğralara canlılık kazandırmış, kendisinden sonraki hattatlara bu konuda da yeni bir yol açmıştır. Râkım’dan sonra da celî yazıya ağırlık veren pek çok üstad çıkmış ve önemli eserler vermiştir. Sâmi Efendi, Mehmed Nazif Bey, Mehmed Emin Yazıcı, İsmail Hakkı Altunbezer, Macit Ayral, Mustafa Halim Özyazıcı ve Hamit Aytaç bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Mehmed Şefik Bey, Çırçırlı Ali Efendi, Mehmed Şevki Efendi, Fehmi Efendi ve Kamil Akdik, sülüs ve nesih yazıda, kıymetli sanatçılardan olmuşlardır. Ta’lîk, nesta’lîk, divânî, celî divânî, rik’a ve siyâkat da önemli yazı türleridir. Bunlar aklâm-ı sitteden ayrı bir üslupta gelişmiştir. Sözlük anlamı “asma”, “iliştirme” olan ta’lîk, tevki hattının 14. yüzyılda İran’da kazandığı değişiklikle ortaya çıkmış ve özellikle resmi yazışmalarda kullanılmıştır7. Uzayıp giden keşideler, ince bir bitişmeyle asılı kalan derince çanaklı ve küplü harfler, onda göze çarpan başlıca farklılıklardır 8. Celî şekliyle de, celî sülüsten sonra Osmanlı abidelerinde en çok celî ta’lîk karşımıza çıkmaktadır. Günlük yazışmalar için ise, ağzı 1 mm’yi geçmeyen kamışkalemle yazılan ve süratli yazmaya elverişli olan rik’a hattı kullanılmıştır. Kelime anlamı “kağıt parçası” veya “fiş” dir. 18. yüzyılda Divân-ı Hümâyun’da doğmuş, 19. yüzyılda geliştirilerek Bâbıâli rik’ası denilen ve resmi işlemlerde de kullanılan bir çeşidi olmuştur. Uygulana gelmiş önemli hat yazı tipleri haricinde bir de bazı eserlerde fazlaca sanat değeri olmayan hatt-ı secerî, alev yazısı, hatt-ı sümbülî gibi uydurma yazı türleri de yer alabilmektedir9. Yazı çeşitlerini ifade eden ana terimlerden başka, kullanılan gubâri, celî, müselsel, müsennâ, hafî, hurde gibi ifadeler, kompozisyonun ve harflerin karakterini, boyutlarını tanımlayan sıfat mahiyetinde tabirlerdir. Hüsn-i hat, İslam dünyasında hükümdar veya devlet büyüklerinin himaye ve ilgisiyle yükselişini sürdürmüş, Emevî, Abbasî, Fâtımî, Eyyûbî, Memlük, Selçuklu, Timurî, Safevî, Akkoyunlu, Osmanlı gibi devletler ve hanedanlar devrinde daima ilgi çekici bir sanat olarak görülmüştür. Osmanlı Devleti’nin daima ilim ve sanata önem veren hükümdarları arasında II. Bayezid, III. Murat, IV. Murad, II. Mustafa, III. Ahmed, III. Mustafa, II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid fiilen hat sanatıyla ilgilenmişlerdir. Kâğıt, deri vb. malzeme üzerine kamış kalem ve is mürekkebi ile uygulanan hat sanatında ölçü birimi noktadır. Harflerin boyutları, hat cinsine göre yazıldığı kalemden çıkan eşkenar dörtgen veya kare şeklindeki noktalarla ölçülendirilir. Nokta, kullanılan kalemin ağzı tamamen kağıda temas ettirilerek oluşan izdir. İçi boş veya dolu daire görünümlü olanları da vardır. Harflerin boyları, derinliği, konumu, kavisleri, meyilleri, aralarındaki mesafe ve hatta satır aralarında ölçü birimi olarak daima nokta esas alınır. Harf ölçüleri, uzun bir zaman sürecinde oluşan güzeli arayış gayretlerinin neticesinde estetik kaidelere ulaşmış ve kesinleşmiştir. Hat sanatkârları ilk başlarda hocaları gibi yazıp, üsluplarının da bu yönde olmasına özen göstermişlerdir. Ancak daha sonraları taklit keyfiyetine farklı bir yorum getirilmiş, her hattat yetiştikten ve belli bir olgunluğa geldikten sonra kendi kişisel üslubunu yansıtmayı arzulamış ve bu nitelikte örnekler vermiştir. Bu seviyedeki bir hattat arzu ettiği zaman hocasının veya eski bir üstadının eserini taklit etmeyi ve bunu da genel olarak Ketebe bölümünde belirtilmeyi vazife saymıştır. Aslında oldukça zor bir iş olan taklid, hata affetmeyen, bilgi ve deneyim isteyen bir iştir. Kelime anlamı “yazdı” demek olan “ketebe”, hattatların imza mahiyetindeki ibareleri için kullanılan tabirdir ve genellikle yazının altında uygun bir yerde bulunur. Ketebe satırında sadece isim olabildiği gibi, bazen unvan, üstadın adı, tarih gibi bilgiler de verilebilir. Sanatçının eserine imza koyabilmesi, ancak icâzetnâme denilen ve üstadı tarafından verilen izin belgesiyle mümkündür. Diploma niteliğinde olan icâzetnâme, hattata merasim şeklinde bir törenle ve çok sayıda kişinin katılımıyla verilir. Hat sanatı, pek çok farklı uygulama zemininde, çeşitli tür eserlerde karşımıza çıkmaktadır. Kitaplar Kur’ân-ı Kerîm ve cüzleri, En’âm-ı şerifler, evrad-ı şerifler, delâilü’l-hayratlar, hadis mecmuaları, hat sanatının kitap şeklindeki dinî mahiyette örnekleridir. Edebî eserler arasında ise divanlar ve şiir mecmuaları, dinî olmayan yazma kitapların başlıcalarıdır. Ayrıca minyatürlü yazma eserler de önemli yer tutmaktadır. Kıta Genellikle dikdörtgen şekilde olup, orta boy bir kitap ebadındaki kağıdın tek yüzüne, bir ya da birkaç çeşit hatla yatık mâil veya dik olarak yazılan eserlerdir. Manzum beyitler, eğitici mesajlar içeren sözler, kenarları süslü bu levhaların konuları arasındadır. Kıta, yazıldıktan sonra bir mukavvaya yapıştırılır ve çevresi tezhip ile veya ebru kağıdı ile süslenir. Murakka Kıtaların bir araya getirilip, birbirine tutturulması ve ciltlenmesiyle hazırlanan kıtalar dizisi ya da albümlere denir. Baştan sona tek hattata ait levhaları içeren murakkalar olduğu gibi, farklı hattatların eserlerini içeren “toplama murakka”lar da vardır. Bilhassa 18. yüzyıldan itibaren birçok güzel murakka örneğine rastlanmaktadır. Tomar tumar Daha çok, cildin bulunmasından önceki dönemlerde kullanılan saklama ve taşıma yöntemi olan tomar, dikdörtgen biçimindeki mukavvaya yapıştırılmamış kıtaların üstten ve alttan birbirine yapıştırılıp tutturulması ve rulo halinde sarıldıktan sonra buna bağlı bir deri mahfazayla korunmasıyla oluşan hat eserleridir. Yazının kıvrılmadan, güneşten etkilenmeden saklanması sağlanır. 16. yüzyıldan itibaren murakka, tomarın yerini almıştır denebilir. Levha Üzerine yazı yazmaya elverişli çeşitli malzemelerin cam, metal, tahta vb. düz ve yassı hale getirilmesiyle oluşan levhalar, yazıldıktan sonra cam ve çerçeve ile korunaklı hale getirilir ve duvara asılırdı. 19 ve 20. yüzyıllarda bilhassa Osmanlılar’da celî sülüs ve ta’lîk yazıların yaygınlaşmasına paralel olarak artan levhacılık, hüsn-i hattın farklı mekanlardaki duvarlarda yer bulmasına olanak tanımış, bir güzelliği hem okuma hem de seyretme imkanı vererek, ilginin canlı tutulmasına vesile olmuştur. Hilye İslamiyette, özellikle putlaştırılma ihtimaline karşı, önemli şahsiyetlerin ve özellikle de peygamberlerin resimlerini yapmaktan uzak durulmuştur. Ancak bu durum, Hz. Muhammed’in görünüşünü, hareketlerini ve kişiliğini yazıyla resmetmeye engel teşkil etmemiş ve en eski örnekleri Hafız Osman imzasıyla günümüze ulaşmış hilye-i şerifler ortaya çıkmıştır. Genel olarak “Hz. Peygamber’in fizikî ve ahlakî vasıflarını anlatan levhalar” olarak tanımlayabileceğimiz hilyelerde yer alacak metnin seçiminde, Hz. Muhammed’i bizzat görmüş sahabelerin ve en çok da Hz. Ali’nin tasvir metni esas alınırdı. Cami Yazıları Müslümanların ibadet ve toplanma yeri olduğu için cami yapıları, hat sanatının daima en güzel örnekleriyle süslenen ve bu anlamda önemsenen yerlerden olmuşlardır. Özellikle mihrab, kubbe ve yarım kubbeler, pandantifler, pencere alınlıkları ve kimi zaman birkaç parça kuşaklar halinde yazı şeritlerinin yer aldığı duvarlar, hattın icra alanları olarak zikredilebilir. Cami içerisindeki yazılarda daha ziyade âyet, hâdis gibi Arapça metinler kullanıldığından, teknik olarak harekeli celî sülüs hattı, daha çok tercih edilmiştir. Kitâbeler Dini ya da sivil, çeşitli fonksiyonlara sahip herhangi bir yapı hakkında bilgi veren ve genelde dış, bazen de iç cephede yer alan yazılar için kitabe tabiri kulanılmaktadır. Yapının cinsi, yaptıranı, amacı, yapım yılı gibi bilgileri içermekte olan kitabeler için, öncelikle devrin önemli şairleri tarafından metin hazırlanır ve ardından hattat tarafından, taş, metal, mermer, cam, çini, ahşap vb. malzeme üzerine ustalıkla geçirilirdi. Kitabelerde celî sülüs ve celî ta’lîk, yaygın olarak kullanılan yazı nevîleri olmuştur. Yapıların haricinde, nişan taşı ya da mezar taşı üzerindeki yazılara da kitabe denebilmektedir. Resmi Yazılar Tuğralanmış padişah emirlerini içeren fermanlar, atanan kişilere görevlerini, rütbe ve sorumluluklarını bildiren beratlar ve menşurlar, arazi tahsisini gösteren mülknâmeler ve diğer resmi vesikalar bu guruba girmektedir. Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde bu tip resmi belgelerde hat tekniği olarak tevkî ya da rik’a kullanılmış, 15. ve 16. yüzyıldan itibaren ise önce divânî ardından celî divânî yaygınlaşmıştır. Bu iki yazı tekniği, resmi belgelerde en olgun halini 19. yüzyılda alarak mükemmel seviyeye ulaşmıştır. Hat Sanatı Kaynakça Kıymet Giray, “Türk Resim Sanatı Tarihine Bir Bakış”, Sabancı Koleksiyonu,İstanbul 1995, Ali Alpaslan, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1999, Ali Alpaslan, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, İstanbul 1999, Muammer Ülker, Başlangıcından Günümüze Türk Hat Sanatı, Türkiye İş Bankası Yay., Ankara1987, Uğur Derman, “Türk Hat Sanatı”, Sabancı Koleksiyonu, İstanbul 1995, s. Hasan Özönder, Ansiklopedik Hat ve Tezhip Sanatları, Deyimleri, Terimleri Sözlüğü, Konya 2003, s. 1889 Uğur Derman, “Hat”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 2001, s. Hüsrev Subaşı, “Hattat Osmanlı Padişahları”, Osmanlı Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, C. 11, Ankara 1999, s. 52-60. Hazırlayan Nazlı ŞAHİN
Oluşturulma Tarihi Şubat 23, 2021 1702Sanat dalları arasında en fazla dikkat çeken şüphesiz resim sanatıdır. Resim sanatı deyince Salvador Dali, Picasso ilk akla gelen ünlü ressamlardır. Dünya çapında bilinen ve eserleri rağbet gören ünlü Türk ressamlarımız hakkında detayları arasında oldukça ünlü ve başarılı ressamlar çıkmıştır. Türk resim sanatında Göktürkler'e de rastlanmaktadır. Sonraki yıllarda ise Uygurlar'a Türk Ressamlar Kimlerdir?Türk Resim sanatının ilk izlerine Göktürkler' de rastlanır. Mezarların üstüne yapılmış bu çizimler genelde av sahnelerini betimler. Sonraki izi Uygurlar' da bulmak mümkündür. İlk minyatür örnekleri de Uygurlar döneminde ortaya İslamiyet’i kabulü, İslami kuralların sosyal yaşama ve yönetime hakim olması ile birlikte " resim yasağı" nedeniyle resim sanatında bir gerileme olmuştur. Avrupa' da kilisenin destek ve etkisi ile resim sanatı zirveye taşınmıştır. Çünkü dini hikayelerin ve sembollerin tasvir edilmesi teşvik edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğunda ilk kez Fatih Sultan Mehmet ünlü Avrupalı ressam Bellini tarafından portresinin yapılmasını sağlayarak resim sanatına adeta sarayın kapılarını açmıştır. Ancak kendisinden sonra bu yoldaki girişimler sürdürülmemiştir. Sultan Abdülaziz' in kendisi de resim sanatı ile uğraşıp bu sanatı teşvik amaçlı Avrupa' ya öğrenci göndermesi biraz da olsa resim sanatının hareketlenmesini sağlamıştır. Hatta Sultan Abdülaziz Şeker Ahmet Ali Paşa' ya dönemin ünlü ressamlarının eserlerinden oluşan küçük bir de koleksiyon oluşturulması talimatını vermiştir. Böylece Türk Resim Sanatının emekleme döneminde girildiği Türk Ressamların Eserleri ve Hayatları Hakkında BilgiResim alanında çalışma yapmak üzere Avrupa' ya gidenler arasında 1835 yılında Ferik Tevfik Paşa vardır. Türk resim sanatının ilkleri işte Süleyman Seyit, Şeker Ahmet Paşa gibi kişiler olmuştur. Hüseyin Zekai Paşa ve Osman Hamdi Bey de bu önderler arasında yer alırlar. Şeker Ahmet Paşa'nın en bilinen eseri " Narlar Ve Ayvalar" dır, daha çok natürmort çalışmıştır. Renk uyumu, kompozisyondaki başarısı ile dikkat çeken bu eser ressamın da tanınmasına vesile olmuştur. Şeker Ahmet Paşa' nın Louvre Müzesinde eseri henüz hayatta iken kabul edilmiştir. 1907 yılında hayata vefat eden ressam 1841 yılında dünyaya Türk Ressamlarından Osman Hamdi Bey Ve EserleriOsman Hamdi Bey çağdaş Türk resminin öncü isimlerindendir. Kendisi yapıtlarında daha çok fotoğraflardan yararlanmıştır. " Doğada her şey güzeldir" düsturundan hareketle esasında kurguladığı sahneleri resmetmiştir. Eserleri döneminde çok ilgi görmüştür. Resimlerinde doğulu figürlere yer veren ressamın mimari ayrıntılara girdiği görülmektedir. Paris' te eğitim alan Osman Hamdi Bey' in en ünlü eseri " Kaplumbağa Terbiyecisi" dir. Yine " Kur' an Okuyan Adam " isimli eseri de çok bilinen bir çalışmasıdır. Osman Hamdi bey 1842 yılında doğmuş 1906 yılında vefat İbrahim Çallı Hayatı ve Eserleriİbrahim Çallı 1910 yılında Avrupa' ya eğitime gönderilenler arasında yer alır. Paris' te resim üzerine öğrenim görmüştür. Yurda döndükten sonra resim öğretmenliği de yapan ressam Türk resim sanatı tarihinde hak ettiği yeri almıştır. İbrahim Çallı' nın eserlerinde renk oyunları dikkat çeker. En ünlü eserleri " Mavi Vazoda Güller", " Mevleviler, " Bostancı Sahilinde Gezintiye Çıkan Kadınlar" gibi resimleridir. Bunun yanında " Portre " ve " Gül Koklayan Kadın " isimli eseri de pek tanınmıştır. Çok sayıda eser bırakan İbrahim Çallı 1960 yılında hayata veda Bedri Rahmi Eyüboğlu - Ressam Fikret Mualla - Ressam Abidin Dino Bu ünlü Türk ressamlarımızın yanında Avni Arbaş'ı ya da Nurullah Berk'i, İbrahim Balaban'ı , Hale Asaf'ı, Nuri İyem' i anmamak elbette olmaz. Bunun gibi daha çok sayıda başarılı ve ünlü Türk ressamlarımız Rahmi Eyüboğlu 1911 ile 1973 yılları arasında yaşamış ve çok sayıda eser ortaya çıkarmıştır. Canlı ve parlak renkler kullanan ressamın en bilinen eserlerinden birisi " Tophane" dir. Ressam Fikret Mualla 1903 yılında doğmuş ve 1967 yılında ölmüştür. Dışavurumcu akımın etkisinde kalan ressamın en ünlü yapıtı ise " Caz Orkestrası" dır. Dünya çapında tanınan Türk ressamı Abidin Dino 1913- 1956 yılları arasında yaşamış sanatın neredeyse her alanında çalışmıştır. " Uzun Yürüyüş " isimli eseri en bilinen eseridir.
Osmanlı Döneminde kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nden sonra, 1929’da Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği kurulmuştur. Cumhuriyet Döneminin ilk sanat derneği ve sanatçı grup hareketidir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarını yaşayan bu sanatçılar, Türk resim sanatında yeni bir dönemin öncüleridir. Kurucuları arasında Refik Epikman, Nurullah Berk, Cevat Dereli, Mahmut Cüda, Ali Avni Çelebi ve Hale Asaf bulunmaktadır. Cevat Dereli 1901-1989 İnsanı konu aldığı resimleri ve manzaraları ile ünlenen ressam, Sanayi-i Nefise Mektebini bitirdikten sonra Paris’e gider. Türkiye’ye döndükten sonra gerçekleştirdiği ilk manzara resimlerinde izlenimci etkiler dikkat çekicidir. İstanbul manzaralarına ağırlık veren sanatçı, çalışmalarında yumuşak biçimlere yönelmiştir. 1950’lerden sonra başlayarak “Buğday Eleyenler”de olduğu gibi resimlerinde yer yer geleneksel minyatür etkileri vardır. Daha sonraki eserlerinde çizgileri giderek yalınlaşır, renkleri ise daha açık tonlardadır. Son eserlerinde daha yalın bir anlatıma ulaşan ressamın, “Balıkçı Dükkanı”, “Bursa Manzarası”, “Hasat”, “Balık Pazarı”, “Adalar”, “Balıkçılar” Resim adını taşıyan eserleri en tanınmış olanlarıdır. Resim. Balıkçılar, Cevat Dereli Hale Asaf 1905-1938 Berlin Akademisinde eğitim gördükten sonra Paris’e yerleşen sanatçı, daha çok portre çalışmıştır. Kendi portrelerinin çoğunda Art Deco modasını izlemiştir. Manzara ve ölü doğaları da vardır. Manzaraları arasında en büyük grubu“Bursa Görünümleri” oluşturur. Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliğinin tek kadın üyesi olan sanatçının İstanbul ve Ankara Resim ve Heykel Müzelerindekilerin dışında eserlerinin büyük bir bölümü özel koleksiyonlara dağılmıştır. Resimlerinde Fransız Fovist Ressam Henri Matisse in etkileri de görülen Hale Asaf’ın önemli eserleri arasında “Eşinin Portresi”, “Bursa Manzarası”, “İsmail Hakkı Oygar Portresi” Resim “Babasının Portresi” en önde gelenleridir. Resim. İsmail Hakkı Oygar Portresi, Hale Asaf
Metin Karanisoğlu Hale Salih Asaf 1905’te İstanbul’da doğdu. Meşrutiyet Döneminin ilk kadın ressamlarından Mihri Müşfik’in yeğenidir. Resim öğrenimine Almanya’da başladı. Burada geçim sıkıntısı çekince İstanbul’a dönüp Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nde çalışmaya başladı. 1925’de Maarif Vekaleti bursuyla Almanya’ya gönderildi. Bir yıl sonra Paris’e gidip arkadaşlarının bulunduğu bir çevreye girdi. 1928’de yurda döndü. Aynı yıl kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’nin kurucu üyeleri arasında yer alan tek kadındır. Yurda döndükten sonra Bursa Kız Öğretmen Okulu’na atandı. Çok iyi Fransızca, Almanca, İngilizce ve İtalyanca bildiği için yabancı dil derslerine de girdi. Yaşamının büyük bölümünü Almanya, Fransa, İtalya’da geçiren sanatçının Bursa’nın tutucu havasına uyum sağlaması güç olur. İnce, narin yapısı, batılı tavrı, giysileri, görümünü ve konuşmasıyla o yılların Bursasında yadırganır. Çorapçılar Çarşısında resim yapmaya çalışırken etrafı sarılmış, kalabalık daralmaya başlayınca bayılmıştır. Resim sanatının varlığından habersiz bir toplumda, bir kadının sokakta resim yapmaya kalkması bir türlü idrak edilemez. Asaf çevresinden soyutlanır ve yalnız kalır. Bu nedenle Bursa dönemi sanatçının çalışma tutkusu ve yalnızlık arasında gidip geldiği bir dönem olur. Tüm sıkıntılarına karşın en güzel Bursa görünümleri Hale Asaf’ın fırçasından çıkacaktır. Eserlerinde kent görünümleri, mimari değerler ve çevre özellikleri ile zenginleşen lirik bir anlatıma ulaşır. Yaşam coşkusu aşılayan ak boyalı evlerin dış dünyaya kapalı pencereleri, dar sokaklar arasında ürkek adımlarla seğirten kara çarşaflı kadınlar ve tüm arka planı çevreleyen dağ sıraları… Hale Asaf Bursa’da geçirdiği zor günlerini İstanbul’daki yakın çevresine anlatır. Bu sırada Mahmut Cuda akademiden ayrılmaya karar vermiştir. Hale Hanım onunla yer değiştirip İstanbul’a döner. Ancak bunalımını, mutsuzluğunu üzerinden atamaz, bir yıl sonra Paris’e gider. Burada vefat ettiğinde sene 1938’dir. Şehrengiz, Sayı 7, S. 84-85'den kısaltarak alınmıştır
hale asaf eserleri hakkında bilgi